Beni hatırla
 
Kanada seyahatime Türkiye saatiyle Cuma sabahı 05:55’de başladım. Önce Frankfurt, oradan da Montreal’e geldim. Ekibin kalanı Salı günü gitmişti, ama ben her zaman olduğu gibi yoğun işlerden dolayı onlara sonradan katılmak durumunda kaldım.

Aslında uçuşlarım rahattı, ama Montreal’e biraz geç indik. Sonra, geçtiğimiz sene bir ara bahsettiğim, sık seyahat etmenin zorluklarından birisi başıma geldi. Pasaport kontrolünden geçerken, Amerikan filmlerindeki gibi 150 kilo ağırlığındaki iyi yarı siyahi bir abla, ortada hiçbir sebep yokken beni göçmen ofisine yolladı. Sıra bana gelene kadar tam 45 dakika bekledim. Adama neden geldiğimi anlatınca 30 saniye içinde girişimi yaptı. Tabii bu bekleme süresince, bantta dönen bavulum alınmadığı için kayıp bavul kısmına taşınmış. 15 dakika kadar da bavulumu geri almak için uğraştım.

Önceden ayırttığımız kiralık arabamı teslim aldım, ama firmanın elinde navigasyon cihazı kalmamış (sona kalan dona kalır demiş ya atalarımız, aynen doğru). Bu nedenle, İstanbul’dan gelirken, ne olur ne olmaz diye bastığım Yahoo harita ve yol tariflerine kaldı işim. Sağ olsun devlet büyüklerimiz maps.google.com u engellediği için, yön bulma işleri bir kat daha zorlaştı.

Neyse ki otel havaalanına yakındı ve rahatça oteli bulabildim. Devamında, piste gitmek için yola çıktım. Normal şartlarda ikinci antrenman başlamadan önce pistte olacaktım. Ancak elimdeki tarifteki otoban çıkış numaralarıyla yoldakiler tutmuyordu. Daha önce Montreal’e geldiğimde, tamamen metro kullanmıştık. Onun için şehir merkezindeki birkaç cadde hariç, yolları bilmiyorum. Neyse piste yaklaştığımda en kritik sapağı kaçırdım. Televizyonda da çıkan o devasa cam küre ve pistin yakınındaki muhteşem lunapark, iki tane kerteriz noktası.

Piste giden sapağı kaçırınca, Amerikan filmlerindeki gibi, nehrin üstünde devasa demir köprülerden birine girdim. Gittiğim yöne geri dönmek için ilk sapaktan çıktım, ama Türkiye’deki gibi U dönüş yapamadan başka bir yola yönlendirildim ve bir anda bambaşka bir otobanda gördüm kendimi. 4-5 kilometre dümdüz gittikten sonra daha da büyük bir köprüden geçtim ve tepede ‘New York’ tabelasını görünce, tam anlamıyla çuvalladığımı düşündüm. Tabii bu satırları yazmak ve okumak eğlenceli şu anda, ama dün bayağı canım sıkıldı. Uzatmayayım, bir şekilde gördüğüm piste ancak bir saat dolaştıktan sonra varabildim.

Size durumu nasıl anlatabilirim? Mesela Haliç’in ortasında bir ada olduğunu, İstanbul’a ilk defa geldiğinizi ve otobandan aşağıdaki adayı görüp oraya ulaşamadığınızı düşünün. Aynen böyle saçma bir durumda kaldım.

Neyse sonunda pistin olduğu adaya ulaştım. Montreal pisti gerçekten muhteşem bir yerde. Devasa nehrin ortasında, pistin iki tarafı da akarsu ve hemen padokun arka tarafında olimpik kürek parkuru var. Helikopter çekimlerinde görmüşsünüzdür bol bol. Tabii padokun olduğu yere tek bir köprüden geçilerek ulaşılıyor ve bu da çok büyük bir trafik yaratıyor. Otopark işi de çok sıkıntılı. Alan olmadığı için arabalar, kürek parkurunun yanındaki alana tek sıra halinde park ediyor. Dolayısıyla F1 görevlileri ve medyanın park ettiği alan pistin ilk virajından, 10. viraj olan U viraja kadar olan bölüm. Yani 1.5 km’den uzun bir alan, tabii geç kaldıysanız bu alanın en sonuna arabayı bırakıyorsunuz.

Nehrin şehir tarafına bakan bölümünden padoka ulaşım, ufak teknelerle yapılıyor. Servis olarak bunları kullanıyorsunuz ve belgesellerde olduğu gibi, ağaç dallarının suya değdiği ufak bir dereden geçiyorsunuz. Diğer tarafta, otopark tarafındaysa ulaşım için sürekli gidip gelen golf arabaları var.

Pistin padoku da son derece ufak. Brezilya’da olduğu gibi ufak padoklardaki atmosfer daha sıcak oluyor, herkes iç içe ve birkaç adımda bir ünlü birileri denk geliyor karşınıza.

Neyse arabayı park ettim, ama karşıya geçmemi sağlayacak olan teknenin benzini bitmiş. Böylece 1 kilometreden fazla çanta çekerek yürüyüp anlatım odama ulaştım.

Kanada’da anlatım odaları, son şikanın hemen iç tarafında yer alıyor. Yani pek çok yerde olduğu gibi pit yolunu ve start düzlüğünü göremiyoruz. Ayrıca oda, bir köpek kulübesi büyüklüğünde. Monako ile yarışır boyut olarak. Odaya geldim, ISDN kodek adını verdiğimiz sesimin size ulaşmasını sağlayan aleti ve telefonu kurdurdum. Biraz yayına çalışıp, sonra da otele döndüm. Her ne kadar jetlag için elimden gelen önlemi aldıysam da, ilk gece tabii ki adam gibi saatlerde uyuyup uyanamadım. Kanada ile Türkiye arasında 7 saat fark var, yani gece gündüz yer değiştiriyor neredeyse. Ve ne yaparsanız yapın, buna uyum sağlamak zor oluyor.

Jetlag ile mücadele için, uçaklarda genelde Türkiye’ye göre değil, gideceğim ülkenin saatine göre uyumaya çalışıyorum. İlk başlarda sıkıntı çeksem de, bu yöntem genelde işe yarıyor.

Neyse, Cuma sabahı antrenmandan bir saat önce piste vardım (bu sefer kaybolmadan). Sabah piste pilotlarla aşağı yukarı aynı saatte vardık. Dün Button ile arka arkaya geçtiğimiz köprüden, bu sefer Massa ile birlikte geçtik. Aynı otoparkı kullanmamız sayesinde, kimin hangi otomobille geldiğine de baktım. Aklımda kalanları sayayım: Button ve Hamilton E350 4 matic, Schumacher ML AMG, Rosberg E350 4 matic, Vettel 7.50, Webber A6 quattro, Alonso 599, Massa 612, Liuzzi ve Sutil Ford Expedition, Senna Mustang, Barrichello Impala. Özellikle Alonso ve Massa’nın şirket (!) arabalarına bayıldım.

Üçüncü antrenman öncesinde son çalışmalarımı bitirmiştim. Antrenmanın ardından son hazırlıkları da bitirip yayına daldık.

Yayınım iyi geçti. Tabii Türkiye GP’si gibi gergin olmuyorum diğer yarışlarda. Onun için de hafta sonu daha keyifli geçiyor. Çeviriler, kullanılan farklı ses sisteminden dolayı sanıyorum çok net ulaşmadı kulağıma. Onun için istediğim gibi olmadı pek. Belki sesler size daha net gelmiştir, bilemiyorum.

Sıralamaya gelirsek, Schumacher’in 16. Kanada yarışında ilk defa takım arkadaşına geçilmesi, sürpriz oldu. Alman pilotun son yarışlardaki performansı daha iyiydi. Son bölümde Red Bull’un uzun süren lastik ısıtma çabası ilginçti. Hamilton polü aldı ama yumuşak lastikle. Yani yarışa da bu lastikle başlayacak. İngiliz pilot, startta yerini korusa bile, ilk pite kadar lastiklerini koruması gerçekten zor olacak. İlk pit diyorum, çünkü Bridgestone yetkilileri bile çift pit-stop bekliyor pilotların çoğundan. Günün bahse değer isimleri arasında, Q3’te istediği turu atamamış olsa da Kubica ve Force India pilotları var. Güvenlik Aracı ihtimali bir yana, yarışın ilk bölümü gerçekten de çok kritik olacak gibi duruyor.

Neyse, yarıştan sonra Serhan Asker ile birlikte, İstanbul’da internetten bulduğum modelciyi bulmaya gittik ve bulduk. Sonunda bir süredir kafamı meşgul eden 2009 Jenson Button modelime kavuştum. Bu model işi bağımlılık gibi, kafana bir model girdiyse onu almadan rahat edemiyorsun. Ama nokta atışım çok başarılı oldu. Bu arada modelcinin bulunduğu caddeyi kapatmışlar ve bir açık hava otomobil sergisine dönüştürmüşler. Murcielago, LP560, Gallardo, Superleggera, her türlü Ferrari (hatta çok nadir Mondial modeli bile vardı) gibi şaheserler beni bitirdi tabii ki.

Sonra da otele döndüm ve yarın için çalışmaya başladım. Yazı çok uzun oldu ama geçen sene burada yarış olmadığı için izlenimlerimi paylaşayım dedim. Montreal gerçekten de harika bir şehir. Melbourne, Budapeşte ve Singapur ile birlikte bence F1’in yapıldığı en güzel şehirlerden birisi. Caddeler geniş, her yer blok blok ayrılmış ve herkes bir Fransız kadar Fransızca, Amerikalı kadar İngilizce konuşuyor. En çok da buna gıpta ettim, ufacık çocuklar bile konuşulan ortama göre Fransızca ya da İngilizce’ye geçiş yapıyor. Aslında burası sanki Fransızca konuşulan bir Amerikan şehri gibi. Yani F1 seyircisi olarak buraya gelme şansı olanların, teptiği o kadar yola, harcadığı paraya değecek bir yer burası. Pek çok ülke için aynı şeyleri söyleyemem mesela.

Neyse, bu kadar yazı yeter. Sıra yarışa çalışmakta. TRT3’te 19:00’da görüşmek üzere….


Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
13.06.2010 10:03:06
Serhan bey kolay gelsin...
 
13.06.2010 10:16:02
Bidahakine arabayla gitmessin artık Serhan abi kolay gelsin
 
14.06.2010 01:59:08
Çok güzel bir yazıydı. Özellikle şirket aracı kısmına çok güldüm :) Ne kadar uzun olursa olsun keyifle okuyoruz.
 
lamp83 s-sport