Beni hatırla
 
Her firma kendince haklı sebeplerden dolayı F1’e veda etti. Peki dünyanın en büyük otomobil üreticisi olan Toyota, dünyanın en iyi pazarlama platformlarından birisi olan Formula 1’den neden çekildi?

Hepinizin bildiği gibi Formula 1, çok acımasız bir spordur. Evet, her F1 yarışı yüz milyonlarca TV seyircisine ve tüm dünyaya ulaştığı için harika bir pazarlama aracıdır; ancak, başarılı olmanız şartıyla! Sürekli başarısız olunan bir durumda, Formula 1 beklenen geri dönüşümü sağlamak bir yana dursun, firmanın tüm imajını tamamen negatif yönde etkileyebilir. Yani F1, otomobil üreticilerine ancak başarılı olunursa, kazanılırsa bir artı kazandırır. Aksi takdirde, harcanan yüz milyonlarca dolara karşın çok büyük bir prestij kaybı da yaşanabilir.

2000’li yılların ortasında, Ferrari’yi de Fiat olarak değerlendirdiğimizde Formula 1’de tam yedi tane otomobil üreticisi, motor sağlayıcı ya da takım kimliğiyle boy gösteriyordu: BMW, Fiat, Ford, Honda, Mercedes, Renault ve Toyota. Dolayısıyla her durumda (bir bağımsız takıma geçilmediklerini varsaysak bile) bir üretici yedinci olmak zorundaydı. Takım patronu olarak firmanın yönetim kuruluna gidip, bir sonraki sene için 350 milyon dolar istediğinizi, karşılığında bu seneki yedinciliği seneye beşinciliğe çevirmek niyetinde olduğunuzu; ama sıkı bir programla üç yıl boyunca aynı parayı harcamaya devam ederseniz şampiyonluğa oynamayı hedeflediğini söylediğinizi düşünün. Tabii bu parayı, borsa değeri 2.5 milyar dolar civarında olan bir spor için geçen sene de istemiş olduğunuzu unutmayın. Sizce alacağınız cevap ne olur?

Geride bıraktığımız sekiz sezon içinde Toyota’nın başarılı olduğunu söylemek, mümkün değil. Firmanın Formula 1’e girdiği ortamı ve giriş yöntemini incelemekte fayda var.
Toyota, Ferrari hariç yukarıda saydığımız tüm rakip firmaların aksine, önce bir takıma motor verip, sonra F1 içinde tecrübe kazandıktan sonra takımın kontrolünü almak yerine; ralli takımından Le Mans’a dönüştürdüğü takımı, sonradan Formula 1 takımına çevirdi. Firma, ralli dünyasında başarılı olsa da, Le Mans’ı asla kazanamamıştı.

Mevcut bir yarış takımını satın almadan, sıfırdan takım kurup, hem otomobili hem de motoru üretmeye çalışan çok az otomobil üreticisi oldu Formula 1 tarihinde. En başarılısı Renault, 1977-85 arası mücadele etti, 15 yarış kazandı ama şampiyonluk sayısı 0. Honda, 1964-68 arası şansını denedi, kendi otomobiliyle kazandığı yarış sayısı 1. Alfa Romeo’nun 1979-85 arasındaki macerası, tam anlamıyla bir faciayla sonuçlandı: 0 galibiyet.

Japonların, büyük şirketlerde çok başarılı olan kollektif ve kurullara bağlı yönetim şeklinin F1’de kimseye başarı getirdiği görülmedi şu ana kadar. Mesela Renault, felsefe olarak takımın kontrolünü Flavio Briatore’ye bıraktı ve belki de bu sayede toplam dört şampiyonluğa ulaştı. Formula 1 gibi bir sporda, günün sonunda birisinin çıkıp sorumluluğu üstüne alıp kesin kararlar vermesi gerekir her zaman. Almanya’daki fabrika üzerinden çalışan Japon firma, bir ara tüm teknik yönetimi Mike Gascoyne’e bıraktıkları 2005’te parlak bir dönem geçirdi. Ama Gascoyne’de kısa süre sonra takım içi politikaların kurbanı oldu.

En büyük bütçelerden birisine sahip Toyota, yönetim yanlışlıkları dışında pilot seçimlerinde de ciddi hatalar yaptı. İlk seneki Salo McNish ikilisi, yok yere gönderilip, yerlerine daha da verimsiz olan Da Matta ve Panis getirildi. Sonra zaten kazanan bir isim olmayan Jarno Trulli’nin yanına aldığı paraya oranla tarihin en başarısız pilotlarından birisi olan Ralf Schumacher getirildi. Ralf, üç senede takıma hiçbir şey katmayınca, onun yerini de vasat bir isim olan Timo Glock oldu.

Yani Toyota hiç kazanamadı, ama kazanacak kalibrede bir pilota da hiçbir zaman sahip olamadı. Otomobiliniz kötü olunca, iyi pilotlar takımınızla ilgilenmez. Bulabildiğiniz vasat pilotlarla zaten yarış kazanamazsınız. Kazanamayınca sonraki yıllarda iyi pilot bulma ihtimaliniz daha da azalır. Bu sarmaldan bir türlü kurtulamadı Toyota.

Japonların en çok önem verdiği hususlardan birisi de Ar-Ge çalışmalarıdır. Örneğin Honda’nın 1980’lerin sonu ve 90’ların başında şampiyon motorlar üreten programının tüm bütçesi, Ar-Ge adıyla ayrılıyordu. Toyota, belki de dondurulan motorlar ve standartlaşan parçalar yüzünden, zaten vasat olan teknik ekipmanını geliştirme şansını da tamamen kaybetti. Farkındaysanız firma, devasa bütçesine rağmen, iyi bir gelişim grafiği tutturamadığı için, sadece kuralların kökten değiştiği, yani herkesin sıfırlandığı 2005 ve 2009’da bir sıçrama yapabildi.

En büyük rakibi Honda’nın çekilmesiyle, F1’deki en önemli hedeflerinden birisi ortadan kalkan Toyota’nın yönetim kurulunun, bu sene başında takıma şampiyonada üçüncülük ve yarış zaferi şartlarını koştuğu konuşuluyordu. Bahreyn’de yanlış stratejik tercihler, Belçika’da ise Trulli’nin ilk virajda çuvallamasıyla, kazanılabilecek iki yarış da çöpe atılmış oldu. Böylece Toyota, bir yarış bile kazanamadan sekizinci sezonunu da tamamladı. Ne garip ki, griddeki tüm takımlar içinde bir zafer bile elde edemeyen sadece Toyota var.

Başarısız olmaları durumunda utançtan yerin dibine giren Japonlar için, sekiz senenin karnesi her şeyi özetliyor: harcanan 2.6 milyar dolar karşılığında 139 yarışta gelen sadece 3 pole pozisyonu, 13 podyum ve takımlar şampiyonasında elde edilen bir tane dördüncülük.

Kısacası tüm bu saydıklarımız, uzun yıllar sonra bu seneyi işletme zararıyla kapatacak olan Japon devi için bile fazla geldi. Çekilme haberini öğrendiğim an şunu düşündüm. Vettel’in Renault motoru arkalarda turladığı Valensiya yerine Suzuka’da patlasaydı, Trulli’nin Japonya’daki zaferi sayesinde Toyota Formula 1’de yola devam ediyor olabilirdi. Hayat ne kadar acı öyle değil mi?
Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport