Beni hatırla
 
Otomobil sporlarında kural koyucuların asla içinden çıkamadıkları bir ikilem vardır her zaman: başarı nasıl ve hangi ölçüde ödüllendirilecek? Puanlama sisteminde kantarın topuzunu ayarlamak gerçekten çok zor bir iştir. Biz de TOSFED olarak, bazen bu konu üstünde uzun uzun düşünmek zorunda kalıyoruz.

Tüm rakiplerini geride bırakıp bir yarışı kazanmak, doğal olarak sportif mücadele içindeki en büyük başarıdır. Ancak bu başarının çok fazla ödüllendirilmesi, yani birinciye diğerlerinden çok daha fazla puan verilmesi, koşulan şampiyonanın erkenden bitmesi tehlikesini beraberinde getirir. F1’in aksine, her yarışa katılımın zorunlu olmadığı şampiyonalarda, kazanan erkenden belli olunca, son yarışlarda kayıt sayısı düşer ve mücadele tatsızlaşır.

Buna karşın kazanan ile diğerleri arasındaki farkı minimumda tuttuğunuzda, genelde şampiyon son yarışlara kadar belli olmaz, çekişme sürer. Ancak yarış kazanmanın ya da önündekini geçmenin büyük bir puan avantajı getirmediği durumlarda, bu kez de pilotlar birbirini zorlamaz, bir üst sıraya çıkmak için çabalamaz, bir süre sonra herkes yerine razı olur ve işin heyecanı kaçar.

İşte kuralları yazanlar, bu iki uç nokta arasında bir yerde denge yakalamaya çalışırlar. Ancak çoğu zaman ticari kaygılar ağır basar ve yukarıda saydığım ikinci yola daha yakın durulur. Çünkü sezon ortasında biten bir şampiyona, şampiyon olan sürücü dışında, hiç kimsenin işine gelmez; seyirci sayısı, izlenme oranları ve buna bağlı olarak muhtemel gelirler düşer.
Formula 1’de yedi sene sonra, 2010 için puan sistemi değiştirildi değiştirilmesine; ama şampiyonluk mücadelesini etkileyebilecek bir yenilik ortada yok.

İsterseniz 2010 sistemini incelemeden önce, eskiden neler yapıldığına bakalım. 1950’deki ilk şampiyonadan 1961’e kadar, kazanana 8, ikinciye 6, üçüncüye 4 puan veriliyordu. Yani ikinci olan, yarışı kazananın %75’i, üçüncü olan ise %50’si kadar puan alıyordu. Bu arada bu ilk yıllarda yarışta en hızlı tur atan sürücüye de bir puan verildiğini hatırlatalım.

1961’de yarış kazanmanın daha önemli bir kavram olmasına karar verildi ve 1991’e kadar tam 30 sene boyunca sürecek olan 9-6-4-3-2-1 puan sistemine geçildi. Artık ikinci olan, kazananın %66’sı, üçüncü olan ise %44’ü kadar puan alıyordu. Bu sayede diğer sürücülerin, yarış kazanmak için daha fazla bastırması hedeflenmişti. Ayrıca ilk 40 yıllık bu dönemde, her zaman sürücülerin katıldıkları tüm yarışlar değil, en iyi sonuç aldıkları daha az sayıdaki yarış dikkate alındı. Mesela 1990 sezonundaki 16 yarışta, elde edilen en iyi 11 sonuç hesaplanıyordu. Bu durumun ana sebebi, ilk dönemlerde tüm şampiyonayı kovalayan takım sayısının azlığı; sonrasında da otomobillerin dayanıksız olması nedeniyle pek çok pilotun yarışları bitirememesiydi.

FIA 1991’de galibiyete verilen önemi 1 puan daha artırdı ve yarış zaferine 10 puan vermeye başladı. 2002’nin sonuna kadar yürürlükte kalan bu uygulamada, ikinciye kazananın sadece %60’ı kadar puan veriliyor ve podyumun en üst basamağına çıkan pilot, dağıtılan toplam 26 puanın 10’unu, yani %38’ini alıyordu.

Michael Schumacher’in 2001 ve 2002’de sezon bitmeden çok önce şampiyonluğu ilan etmesiyle beraber FIA, puan sistemini 2009 sonuna kadar kullanılan hale getirdi: 10-8-6-5-4-3-2-1. Bu sistemde, yarış galibiyetine verilen önem azaldı, ikinci kazananın %80’i kadar puan alırken yarışı kazanan pilot, dağıtılan 39 puanının 10’unu, yani yaklaşık %25’ini alabiliyordu. F1’de başlayan bu sistem, sonradan WTCC, WRC gibi diğer önemli şampiyonalarda da uygulamaya koyuldu. Bir pilotun sezonu alıp götürmesine engel olmaya yönelik sistem sayesinde, 2003, 2006, 2007 ve 2008 F1 sezonlarında şampiyonluk mücadelesi son yarışa kadar sürdü.

Gelelim son sisteme. FIA, teorik olarak 26’ya çıkan otomobil sayısı nedeniyle artık ilk on pilota puan verilmesine karar verdi. Yani ortalama olarak start alan her dört pilottan birisi puan alacak. Tabii eskiden bu kadar çok pilotun puan almasını kimse önemsemiyordu. Mesela 1989’da bazı hafta sonlarına katılan 39 pilot, Cuma günkü ön sıralama turlarıyla 26’ya iniyor, sonra da, yarış sonunda sadece ilk altıya girebilenler puan alıyordu.

Kurala baktığımızda; 25-20-15-10-8-6-5-3-2-1 dağılımını görüyoruz. Yani oransal olarak kazanan ile ikinci ve üçüncü arasındaki fark değişmemiş oldu (%80 ve %60). Dördüncülük altıncılık arası yerlerin değeri düştü, sekizinciliğin değeri biraz daha arttı. Dokuzuncu ve onunculuğa ise önceden puan verilmiyordu. Kazanan, dağıtılan toplam puanın yaklaşık %26’sını alıyor, yani toplamda galibiyete verilen önem çok da artmadı aslında.

Kısacası bu sistemde, normal şartlarda ikincinin galibiyet için bastırma ihtimalini artıracak hiçbir yenilik yok. Sadece eskiden iki puan için atak yapma riskini almayan pilot, bu kez beş puan için atak yapmayacak. Heyecanı artırabilecek kısım, artık 10.luk için bile savaşılması olacak. Bir de oransal olarak önemi azalan 4.lük ile 6.lık arasındaki pilotların, daha fazla zorlaması gündeme gelebilir.

Madalyonun bir de öbür tarafı var. Sistemle beraber F1 tarihindeki tüm puan istatistikleri değişecek. 60 sezonda 8 puandan en fazla 10 puana çıkarılan galibiyet payı, 25’e çıkınca, birkaç sene içinde tüm puan istatistiklerinin değiştiğini göreceğiz. Örneğin efsanevi Senna, 10 tam sezonda 41 yarış kazanarak 613.5 puan alabilmişti. Oysa ki bu puan sistemiyle, sadece 2009’da Button 228 Vettel ise 203 puan alacaktı. Yani birkaç sene içinde Prost ve Senna’nın ve belki de gelecekte Schumacher’in toplam puan sıralamasında gerilere düşmesi muhtemel gözüküyor.

Gözüken o ki, puan sisteminin değişmesi yarışlarda çok fazla bir değişiklik getirmeyecek; sadece eskisine oranla daha büyük sayılarla hesap yapacağız, o kadar!

Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport