Beni hatırla
 


Dünkü sürpriz pole pozisyonuna rağmen, aslımda hiç kimse Hulkenberg’in kazanmasını beklemiyordu. Ancak Brezilya’da, yarışın startından önce, Button’ın başına gelen darp girişimi hafta sonuna damgasını vurdu.

Artık herkes hikayeyi bildiği için detayına girmiyorum; ama arabalara çarparak kaçış tam Hollywood filmi gibi olmuş Button’ın anlattığına göre. Bu nedenle pistin çevresinde Pazar günü çok daha fazla sayıda silahlı polis vardı. Fakat ilginç şekilde Cumartesi günü içer girerken aranmama karşın, bugün kimse beni aramadı. 

McLaren ile birlikte diğer takımlar da zırhlı araç ve polis eskortu desteği istemişler Pazar günü için. Normaldi. Aslında bu tür şeyler önceki yıllarda da sıkça yaşanıyordu; ama bu kez iş bir dünya şampiyonunun başına gelince, gündeme bomba gibi düşmüş oldu. Daha önceden hatırladığım olaylar; 2001’de Jaguar’ın laptopların çalınması, 2005’te üç tane FOM kameramanının otellerine ancak donla dönebilmesi (bunu bana FOM’dan birisi anlatmıştı), 2006’da biz de yarıştayken Toyota mühendislerinin silah çekilerek soyulması. Bu hafta sonunun başında Çarşamba günü padoktan İspanyol televizyonunun, herhalde 30.000 Euro’dan daha kıymetli bir kamerası çalındı. Fotoğraf makinesi ve lensler de, uçup giden malzemeler arasında. Hatta en son, Button ile aynı sıralada üç tane Sauber mühendisi de soyulmuş.

Autosport’un bir yazarı ‘Sao Paulo’da, Londra’nın nüfusundan daha fazla sayıda hırsız var’ yazmıştı hafta içi. Yani bu tür olaylar, Brezilya’da her zaman yaşanıyor. O açıdan, biz de olabildiğince dikkatli davranıp, üstümüzde minimum miktarda para taşıyıp, gece ortalıkla gözükmemeye çalışıyoruz her sene. 

Kısacası Brezilya, İtalya ile birlikte takvimin en çok hırsızlık yaşanan ülkesi. İronşk olan, bu iki ülkenin aynı zamanda senenin en coşkulu ve tutkulu seyircilerine sahip oluşu. Button’ın olayından sonra, padokta, seneye buraya gelinmesin söylentileri dolaşmaya başladı. Ama bu gerçekten Brezilya GP’si için büyük haksızlık olur. Pist harika, taraftarlar takvimini en coşkulu kitlesi. F1 çalışanlarının daha iyi korunması gerekiyor, bu doğru. Ama koskoca yarışı çöpe atmak da ‘pire içi yorganı yakmak gibi olur’ bana göre. 

Taraftarlar demişken, daha önceki yıllarda yazılarımda ve yayınlarımda övdüğüm seyirci kitlesine bir kez daha değinmek istiyorum. Bu sabah, starta beş saat kala piste vardığımda, dışarıda binlerce kişi kuyrukta, tezahürat yaparak, şarkılar söyleyerek, bazılarıysa dans ederek sıra bekliyordu. Seyirciler o kadar coşkulu ki, kavga eden iki seyirciyi görünce ortalık bir boks maçının yapıldığı salona dönüşüyor adeta. Yerel yarışlarda atak yapan, spin atan, başkasına çarpan her otomobil inanılmaz bir coşkuya neden oluyor. Porsche’de, yağ dökülen bir yerde üst üste dört otomobil dışarı uçunca, seyirciler zevkten çıldırdı adeta. Her türlü aksiyona, müthiş bir tepki veriyorlar. 

Mesela starta iki saat kala iki Lotus mekanikeri, pit duvarından bir Corinthians bayrağı açınca, ortalık yıkıldı adeta. 

Neyse biz asıl işimize dönelim. Pazar sabahları erkenden piste gelmeyi ve atmosferin oluşumunu gözlemlemeyi çok sevdiğimi daha önce de yazmıştım. Hele Brezilya ve İtalya gibi coşkulu seyircilerin olduğu ortamlarda, bu yarışa geri sayım süreci daha da keyifli oluyor. 

Yayınla ilgili son hazırlıklarımızı yaptıktan sonra, yaklaşık 1.5 saat kala İstanbul’a bağlandık; ama dünkü gibi tek taraflı olarak. Yani ben yine yönetmenimi duyamıyordum; harika değil mi?

Yarışa gelirsek, Hulkenberg’in ilk turu önde çıkarmasını pek kimse beklemiyordu; aynen de öyle oldu. İlk sektör sonunda Williams’tan kurtulan Red Bull pilotları, Alonso ve Hamilton’ın Hulkenberg’in arkasına takılmasıyla; yarışa kontrol edebilecek bir farkı 10 tur geçmeden yakalamış oldular. Hamilton, Alonso’dan da çok zaman kaybedince, podyumdan da kopmuş oldu.

Button, uzun zaman sonra iyi bir taktik seçimiyle ilk beşe tırmanmayı başardı. Schumacher’in, Button’ı kovalasın diye Rosberg’e yol verdiğini okudum; ama buna inanamadım adeta. Kim derdi ki acımasız şampiyon Schumi, kendi isteğiyle takım arkadaşına yol verecek?

Güvenlik Aracı ile beraber sıkışan orta bölümden, güzel sahneler ve ataklar çıktı. Bir ara eminim, takımların pit yönetimleri de, pilotlar da kimin kimi nasıl geçeceğini ucunu kaçırdılar. Kimin kime tur bindireceği tamamen karıştı. Ama keyifli bir grup oluştu. Tabii bu trafik de arayı yeniden açmak için Vettel ile Webber’in ekmeğine yağ sürmüş oldu.

Vettel bir kez daha, yarışı hak ederek kazandı. İtalya’dan bu yana Webber’e hiç geçilmedi. Bu Avustralyalı için kötü haber, çünkü son yarışta da böyle olursa, büyük ihtimalle takım emrini beklemek zorunda kalacak şampiyonluk için.

Red Bull pilotları arasında bir takım emri uygulanmasını beklemiyordum. Ama böyle yaparak, pilotlar şampiyonluğunu kaybetmeye bir adım daha yaklaştılar. 1986 Williams’ın tekrarı geliyor gibi gözüküyor şimdilik. 

Yayından ve yarıştan keyif aldım. Yalnız ekipman konusundaki sıkıntılardan dolayı, çevirilerim istediğim kadar iyi olmadı. Bir de nereden çıktıysa, Rosberg’e Rossi diyrek şov yapmış oldum. Beş senedir adamı anlatıyorum, bir anda zaman ekranlarındaki ROS yazısını görünce Rossi çıkıverdi ağzımdan. Muhteşem bir dil sürçmesi örneği yaşamış olduk.

Bu arada bir iki kelime de hafta sonu, her zamanki gibi harika işler çıkartan Erbatur Ergenekon ve Tayfun Bayburt için geliyor. F1 padokunda kendilerini herkese kabul ettiren, tüm takımlarla ve pilotlarla harika ilişkiler kuran bu iki genç arkadaşımız; her hafta çıtalarını biraz daha yukarıya taşıyorlar. Sanki yedi aydır değil de, yedi yıldır F1 padokuna çalışıyor gibiler. Tabii ki bunu da, ancak çok, ama çok çalışarak yapabiliyorlar. İnanın çoğu Cuma ya da Cumartesi ben gece yarısına kadar otelde çalışırken, onlar hala medya merkezinde oluyor. Hatta bu hafta olduğu gibi bazen, montaj ve gönderimler bitmediği için medya merkezinde sabahlıyorlar. Sene başında, ‘Her hafta sonu bu kadar çok çalışamazlar, mümkün değil’ demiştim, ama ben yanıltmaya, F1 aşkıyla tam gaz çalışmaya devam ediyorlar. Yani gerçekten 6-7 kişinin yapabileceği bir işi, iki kişi bu kadar başarılı şekilde yapabildikleri için onlara şapka çıkarıyorum. Bu hafta Senna bandıyla, pek çok kişiyi ağlatmayı da başarmışlar.

Bilirsiniz, Türkiye´de insanlar iyi yapılan işleri takdir etmeyi veya bu sebepten teşekkür etmeyi bilmezler genelde. İşler kötü gidince sayan söven çok olur, ama her şey iyi olduğunda kimse bir şey demez, bir teşekkür bile etmez. Bu düşünceden hareketle, canla başla çalıştığını gördüğüm ekip için birkaç satır yazayım ve ‘Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim edeyim’ dedim.

Konuşacak çok şey, yapılacak çok hesaplama var; ama bu konulara Abu Dabi hafta sonunda yoğunlaşacağım. Mardin’deki Mezopotamya Rallisi için birkaç gün çalıştıktan sonra, Abu Dabi’ye, kariyerimdeki altıncı dünya şampiyonluğunu anlatmaya gideceğim. Ben de, en az szler kadar sabırsızlanıyorum. Bakalım Yas Marina, bize neler getirecek?

Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
9.11.2010 15:04:43
serhan bey yine zevkli anlatımınız yarışı bir okadar keyifli kıldı.sampiyonu sizin aracılıgnızla beklemek bile büyük keyif veriyor.sabırsızlıkla bekliyorum
 
9.11.2010 17:55:22
Aynen katılıyorum.Geçen seneden sonra F1 kulübünü sıkça izlemeye başladım.Stüdyo dışı ekibi gerçekten güzeldi bu sene.
 
10.11.2010 10:16:58
Patron :T ..)
 
lamp83 s-sport