Beni hatırla
 
Bandımızı biraz ileri saralım. Bu büyük kazadan sadece dört gün sonra Indianapolis’te basının karşısına çıkan Kubica, kendisini çok iyi hissettiğini söylüyor ve hatta FIA tıbbi ekibinin kendisini yarışa almama kararı yüzünden hayal kırıklığı yaşadığı anlaşılıyordu.

Peki Kubica, o korkunç kazayı nasıl bu kadar ucuz atlattı? O otomobilin içinden, sadece burkulan bir ayakla çıkmayı nasıl başardı? Bu büyük bir şans mıydı, yoksa bir mucize miydi?

Muhtemelen Formula 1 tarihinde, sonu yaralanmayla bitmeyen en büyük kazaya tanık olduk hepimiz. Kubica’nın 272 km/s hızla ve 75 derecelik bir açıyla duvara çarptığı ve bu esnada 28 g’lik bir yavaşlamaya maruz kaldığı hesaplanmış. Polonyalı pilotun hayatını FIA’nın her geçen sene daha da sıkılaştırdığı çarpma testleri ve 2003’ten beri kullanımı zorunlu olan baş ve boyun destek sistemi HANS sistemi kurtardı desek yanlış olmaz. NASCAR efsanesi Dale Earnhardt, 2001’de sadece 77 km/s ile yaptığı kazada, boynuna aldığı darbe nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Pilotların ve yarışın genel güvenliği gibi konularda, 1994’te Ayrton Senna ve Roland Ratzenberger’n ölümlerini bir milat noktası olarak kabul edebiliriz. Aynı hafta sonu yaşanan ve dönemin en büyük pilotunun ölmesiyle bütün dünyayı şoka sokan bu iki kazanın ardından, FIA, Formula 1’deki otomobilleri, pilotların kıyafetlerini, yarışılan pistleri ve genel güvenlik önlemlerini tamamiyle yeniden ele aldı ve her geçen sene yapılan ufak ilerlemelerle birlikte, aslında F1 tarihinin göreceli olarak en güvenli seviyesine ulaşıldı. Yani bir bakıma Senna’nın ölümü, kendisinden sonra gelen onlarca büyük kazada F1 pilotlarının hayatını kurtardı.

Bir sporun yönetici organı olmak gerçekten çok zor bir iştir. Yaptığınız uygulamalarla, aldığınız kararlarla, ilerlemeyi seçtiğiniz yolla herkesi memnun etme ihtimaliniz yoktur.
Mutlaka her zaman şikayet eden birileri olur; takımlar, sporcular, medya, seyirciler…
Ama siz, sporun geleceği için en iyi olduğuna inandığınız yolda ilerlemeye devam edersiniz. Tabii ki alınan her kararın %100 doğru olma ihtimali yoktur. Ancak bir federasyon, her zaman doğru olduğuna inandığı kararı almak zorundadır. Ayrıca hata yapılması veya alınan kararın spora faydalı olamaması durumunda, geri dönüp durumu düzeltmek de federasyonların büyüklüğünü gösterir.

FIA, son yıllarda bütün bu saydığımız maddeleri yerine getirdi. Takımları, onlar çok fazla istemese de güvenlik alanında her sene daha da fazla zorladı. Çarpma testlerinin sayısı, zorluğu ve yapıldıkları hız seviyesi ile birlikte şasilerin sağlamlığı her geçen sene daha da arttırıldı. McLaren gibi bir takımın ürettiği, buna rağmen çarpma testlerinden geçemeyen MP4-18’i hala hatırlıyoruz.

FIA, motorları üst üste iki yarışta kullandırmaya karar verince, masrafları kısmaya kalkınca hepimiz kızdık, bozulduk, ‘F1 artık bu işin zirvesi olamayacak’ dedik. Peki FIA’nın endişesi neydi? Bağımsız takımların ortadan kalkması. 2007 sezonunda bir üreticinin kanatları altında olmayan, bağımsız kaç tane takım kaldı gridde? Spyker ve Toyota anlaşmasını, sadece motor anlaşması sayarsanız Williams. Peki 1997’de yarışan Benetton, Jordan, Prost, Sauber, Arrows, Stewart, Tyrell, Minardi takımları nereye gitti? Bir kısmı battı, bir kısmı otomobil üreticilerine satıldı. Demek ki FIA tarafından yapılan kötümser tahminler doğruymuş.

Peki FIA hiç hata yapmadı mı? Tabii ki yaptı. Ama yaptığı hatadan geri adım atmayı da bildi. Sıralama turlarının 2003’ten beri kaç kere değiştiğini hatırlıyor musunuz? Her bir değişiklik, verimli olamayan bir önceki uygulamadan sonra atılan yeni bir adımdı, yeni bir denemeydi.

Belki bizler, FIA’nın aldığı kararlara kızmaya, protesto etmeye, o kararları beğenmemeye devam edeceğiz. FIA ise, doğru olduğuna inandığı kararları almayı sürdürecek. Sizce Kubica’nın yaralanmaması bir mucize mi, yoksa FIA’nın çalışmalarının bir ürünü mü? Yorum size ait…
Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport