Beni hatırla
 
Ne kadar ironik değil mi? Aylardır yapılıp yapılamayacağı tartışılan Kore GP’si, az daha yapılamıyordu gerçekten de? Her şeyin yetişmesi için harcanan onca çabanın ardından, tribünleri dolduran seyirciler, muhtemelen hayatlarında izledikleri ilk F1 yarışında, unutulmaz bir mücadeleye tanıklık ettiler. 

Normal şartlarda, tek bir yarış üzerine odaklanıp, maç sonu yorumu gibi bir yazı yazmayı pek sevmiyorum. Ama Kore GP’si, şampiyonanın gidişatını değiştirebilecek bir yarışa sahne oldu. Bir bakıma, bundan sonra yaşanabilecekler için de, bu yarış bize ışık tutabilir.

Öncelikle ilk çizginde başlamış olmak Red Bull’a yine şans getirmedi. Takım bu sene tam sekiz kez, iki otomobille ilk çizgiyi işgal ederek yarışlara başlamış oldu. Ama bu sekiz ilk çizgi startından sadece bir kez 43 puanı çıkarabildiler. Bana göre sezonun en istikrarlı iki pilotundan birisi olan (diğer de Kubica) Mark Webber, belki de çocukluğundan bu yana hayalini kurduğu dünya şampiyonluğunu, hayatındaki en önemli şansı kaybetmesine neden olabilecek bir hata yaptı. Webber, bu sene kendi evinde kazanma baskısı altında olduğu Avustralya’da üst üste hatalarla dağınık bir performans sergilemiş ve Valensiya’da da bu sene yarışı kalmasına nende olan tek kazasını yapmıştı. Bu iki yarış dışında, Webber’in akıllarda kalan bariz bir hatası yoktu. Belki Malezya’da ilk virajda Vettel’e karşı kapıyı açık bırakması da, sayılabilir. Ama Webber, Kore’de, tıpkı Fuji 2007’de Alonso’nun yaptığına benzer bir ‘kerb dışına taşma’ hatasıyla beraber, şampiyonluk yolunda ağır bir darbe almış oldu. Son dört yarıştır üst üste sıralama turlarında Vettel’e geçilen, son üç yarışta genç Alman’ın arkasında finiş gören Webber’in, bu konudaki sıkıntısı hem demeçlerine, hem de ifadelerine yansıyordu aslında. Red Bull’un yeni yazılımıyla beraber İspanya’dan bu yana Webber’e dönük olan takım içi performans ibresi, Vettel’e döndü. Klişe laflarla her yarışın 25 puan getirdiği söylenebilir. Ama sona doğru yaklaştıkça, baskı ve gerilim arttıkça hatasız hafta sonları geçirmenin daha zor olduğu, her zaman görülmüştür. Buna karşın Webber’in, hala ciddi anlamda şansı var. Son iki yarışı kazanması durumunda, diğerlerinin sonuçlarına bakılmaksızın Avustralya’dan çıkan üçüncü dünya şampiyonu olabilir.

Gelelim Vettel’e. Macaristan’daki Güvenlik Aracı ve Belçika’daki Button kazası nedeniyle yerden yere vurulan, adeta ‘kötü çocuk’ olarak ilan edilen Seb, o zamandan beri pist üstü performansı anlamına ciddi bir istikrar yakaladı. Sürekli Webber’i geçerek, psikolojik üstünlüğü ele geçiren Vettel, Kore’yi de kazanmayı hak edecek bir sürüş çıkardı aslında. Belki de patlayan Renault V8 motoru, onun tarihin en genç dünya şampiyonu olarak adını rekor kitaplarına yazdırmasını engelleyecek. Genç Alman pilotun iş çok zor. İki yarışı kazansa bile, Alonso’nun podyum görmesi her şeyin sonu olabilir. 

Gelelim Ferrari ve Alonso’nun yükselişine. Sıfır çektiği sezonun onuncu yarışı Silverstone’un ardından, lider Hamilton’dan 47 puan, yani neredeyse iki yarış galibiyeti geride olan Alonso ‘şampiyonluğa inanıyorum’ dediğinde pek çok kimse ona inanmamıştı. Ama Ferrari’nin teknik anlamdaki başarılı güncellemeleri, takımın tüm desteğini Alonso’ya vermesi ile beraber İspanyol pilot yedi yarışa dört galibiyet ve iki podyum sığdırarak bir anda liderliği ele geçirdi. Otomobilinin kazanacak kadar hızlı olmadığı yarışlarda, geri kalanların en iyisi olmayı başardı. Bir kere daha, her şeyin onun aleyhine olduğu bir ortamdan, büyük bir hırs ve azimle yükselişe geçmeyi başardı. Son iki yarışta, Webber’in ikisini birden kazanmaması şartıyla alacağı iki podyum onu şampiyonluğa taşıyacak. Yani diğerlerinin sonuçlarına bağlı olarak, Alonso Brezilya ve Abu Dabi’den galibiyet çıkarmadan da şampiyon olabilir. 

İngiltere’den sonra başlayan Ferrari ve Alonso’nun yükseliş, aynı zamanda McLaren ve Hamilton’ın düşüşüne de neden oldu bir bakıma. İngiliz takımı, yarışlara getirilen güncellemeler konusunda beklenen başarıya ulaşamadı. Hız anlamında MP4-25, sadece Red Bull’un değil, Ferrari’nin de gerisinde kaldı. Böyle durumlarda, Hamilton gibi agresif pilotlar hız dezavantajını, ekstra bir şeyler yaparak kapatmaya çalışırlar. Ama İngiliz pilotun agresifliği, ona ciddi puanlar kaybettirdi Monza ve Singapur’da. Son iki yarışa Alonso’nun 21 puan gerisinde ve normalde önündeki rakiplerinden daha yavaş bir otomobille girdiği için Hamilton’ın işi zor. Ama Kore’de pek çok pilot şartlardan şikayet ederken, yarışmaya ne kadar istekli olduğunu göstererek, bir bakıma verebileceği her şeyini piste döktüğünü bir kez daha ispatlayarak, kendi taraftarlarını bir kez daha sevindirmiş oldu.

Artık şampiyonluk şansı bitmiş olan Jenson Button’dan da bahsedelim birkaç kelime. Button, Monza dışında hiçbir yarışta, kazanabilecek bir hıza ulaşamadı bu yıl. Avustralya ve Çin galibiyetleri, hızdan çok doğru lastik seçiminin getirdiği zaferlerdi. Bu açıdan bakıldığında, yarıştan kopan ilk aday olması şaşırtıcı değil.

Peki son iki yarışta neler olabilir? Red Bull geçen sene bu iki pisti de zorlanmadan kazandı. Brezilya’yı normal şartlarda (Vettel yeni motor takıp ceza almazsa) Red Bull’un ilk iki sırada bitirmesi lazım. Abu Dabi’nin iki uzun düzlüğü ve çoğunlukla yavaş virajları, Ferrari ile McLaren’in Red Bull’a daha yakın olmasını sağlayacaktır. Şampiyonluğun anahtarı hala Red Bull’un elinde gibi gözüküyor. Takımın iki pilota da eşit davranmaya devam etmesi, Alonso’nun işini kolaylaştırabilir. 1986’da takımlar şampiyonluğunu alıp pilotları kaybeden Williams-Honda’dan neredeyse çeyrek yüzyıl sonra, Red Bull aynı kaderi yaşayabilir mi? 

Bu sorunun cevabını Kasım ayındaki sekiz gün içinde birlikte alacağız. Gözüken o ki, Abu Dabi’nin son turuna kadar puan ve ihtimal hesabı yapıp, kalan turları saymaya devam edeceğiz. 
Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport