Beni hatırla
 

Bruno Senna, iki yıllık F1 kariyerinde ikinci kez yarış koltuğunu kaptırarak, dışarıda kalmıştı. Ancak Bruno’nun, Williams ile anlaşması, ilk seferinde büyük bir trajediyle sonuçlanan Senna – Williams işbirliğinde ikinci perdenin açılmasını sağlayacak. Peki ama bu işbirliğinin başarıya ulaşma şansı var mı?

Tıpkı normal iş hayatında olduğu gibi, spor dünyasında da, zaten nam salmış olan büyük bir ismi taşımak zordur. İkinci jenerasyon başarılı olsa bile ‘soyadı sayesinde o seviyeye gelmiş’ olarak değerlendirilir. Başarısız olunması durumunda takılacak etiket de hazırdır: ‘soyadının hakkını veremedi’. Formula 1’e baktığımızda, bu iki ucu da keskin algının, çok net şekilde ortada olduğunu görüyoruz.

Evet, Bruno, efsanevi Ayrton’un oğlu değil, yeğeni. Ancak F1 tarihinin en çok ilgi çeken isimlerinden birisi olan Senna’yı kullandığı sürece, yukarıda anlattığımız bakış açısından kaçması imkansız. Büyük bir ismin, özelikle alt serilerde yarışırken kapıların daha kolay açılmasını sağladığı, bu sayede daha kolay sponsorluk bulunabildiği bir gerçek. Fakat sadece isim sayesinde Formula 1’e kadar yükselmek de pek mümkün değil. Niki Lauda, Jody Scheckter, Alan Jones, Alain Prost gibi dünya şampiyonu olmuş pilotların oğulları, çeşitli seviyelerde yarışsalar da, Formula 1’e yaklaşamadılar bile.

Mario Andretti (Michael) ve Nelson Piquet’nin (Junior) oğulları, Formula 1 arenasına çıksalar da, kısa süre içinde silinip gittiler. Büyük bir adı taşıyıp, gerçekten başarıya ve dünya şampiyonluğuna ulaşabilen sadece iki isim gözüküyor: Graham Hill (Damon) ve Gilles Villeneuve’ün (Jacques) oğulları. Formula 1’de yedinci sezonuna başlayacak olan Keke Rosberg’in (Nico) oğlu ise, istikrarlı performansı sayesinde, F1 kariyerine sağlam bir şekilde devam ediyor. Yani sadece büyük bir isme sahip olmak, başarının garantisi değil. Ayrıca F1 kamuoyu, ikinci jenerasyon pilotların, sadece soyadları sayesinde değil, gerçekten hak ettikleri için F1’de yarışmasını istiyor.

Bruno Senna, belki ismi sayesinde, alt serilerde rakiplerinden daha çok ilgi çekti ve bu sayede Formula 1’e ulaşması daha kolay oldu. Sonuçta bu avantajdan faydalanmak için Lalli yerine Senna ismini kullandığını unutmamak lazım. Ancak Bruno’nun sporun zirvesindeki yolunun çok zor olduğunu takip ettik son senelerde. 2008 sonunda Honda, ansızın spordan çekilmese, muhtemelen Bruno, 2009’da Button’ın takım arkadaşı olarak Formula 1’e adım atacaktı. Ancak Honda fişi çekince, Bruno, neredeyse bir tam sezonu boşta geçirdi. 2010’da yeni kurulan HRT takımıyla gride çıksa da, ilk GP hafta sonuna bir kilometre bile test yapamadan başladı. Son on yılın belki de en kötü F1 otomobiliyle Senna’nın dikkat çekecek bir şeyler yapması, pek mümkün değildi. Sene sonunda takımdan gönderilen Senna, üçüncü pilot olarak katıldığı Lotus’ta, Kubica’nın kazasının ardından, doğrudan yarışmaya da başlayabilirdi. Ancak Heidfeld kovulduğunda yarış koltuğu ona kaldı.

Sene ortasında, neredeyse hiç sürmediği bir otomobil ve yeni cins lastiklerle yarışmaya başlamak, aslında çok zor bir durum. Grosjean ve Fisichella’nın 2009’da ne hallere düştüğünü hatırlarsınız. Buna rağmen, Spa’nın yağmurlu sıralama turlarında gelen yedincilik ve Monza’da 15.liğe düştükten sonra iki puan almasıyla, Lotus dönemi çok iyi başladı. Ama düşüşte olan takım ve rakiplerine göre gittikçe daha da yavaşlayan otomobille beraber Senna, kalan yarışlarda bir varlık gösteremedi. Aslında Petrov’un da bu sekiz yarıştan sadece beş puan çıkarabilmesi ve sıralama turlarında Senna’nın 5-3 önde olması, makul bir iş çıkardığını gösteriyor. Brezilyalı pilot, tecrübesiz pilotların yapacağı türden hatalar da yaptı.

Bir yandan Senna 26 GP’ye katıldı ve kendisini gösterecek şansı yakaladı. Ama bu yarışların 18’i HRT’de, 8 tanesi ise her geçen gün daha da geriye giden Lotus’taydı. HRT’de ne yapıp ne yapmadığını zaten kimse fark etmedi. Lotus döneminde, Senna daha iyisini yapabilir miydi? Evet. Peki daha kötü olabilir miydi? Evet. İstikrar tutturamama sıkıntısı olsa da, Petrov’dan daha hızlı olabileceğini sıralama turlarında gösterdi.

Sırada Williams macerası var. Takımın Senna’yı seçmesinde, getirdiği sponsorların yanı sıra, resmi açıklamaya göre ‘pistte ve simülatörde yapılan değerlendirmelerin ardından hızlı, teknik kapasitesinin yüksek, çabuk öğrenen ve istikrarlı olarak değerlendirilmesinin de’ payı var. 33 yıl sonra ilk defa takımlar şampiyonasında dokuzuncu sıraya kadar düşen Williams, Renault motorlarıyla birlikte bu sene yeniden tırmanışa geçmeyi umut ediyor. Mike Coughlan’ın teknik direktör, Mark Gillan’ın şef operasyon mühendisi olmasıyla, teknik kadroda da son yılların en büyük değişimi yapıldı. Ancak Williams’ın ve Senna’nın işi gerçekten zor olacak.

Yeniden yapılanma sürecindeki takım, bu sene en iyi ihtimalle arada sırada puan almayı başarabilir. Hedef, geçen yıldan daha iyi olmak; yani takımlar şampiyonasında sekizincilik veya daha iyisi. Bu da Senna’nın yine zorlu bir süreçten geçmesi anlamına geliyor. Ancak Brezilyalı pilot, ilk defa kış testlerine katıldıktan sonra, sene sonunu görme garantisiyle bir sezona başlıyor. Onun Williams ile podyuma çıkmasını bekleyen yok. Öte yandan, 2012’de çaylak hatalarını gidermek ve daha istikrarlı olmak zorunda.

Her fırsatta ‘Ayrton’un kariyerinin devamını getirmek için yarışmadığını, sadece yarışmayı sevdiği için bu işi yaptığını’ söyleyen Bruno’nun, Formula 1’deki gerçek kariyeri bu sene başlıyor desek, yanlış olmaz. F1’de kendisine verilen şansı gerçekten hak edip etmediğini 2012 sonunda göreceğiz.

Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport