Beni hatırla
 
Motor, hepimizi Formula 1’e bağlayan en önemli unsurlardan birisidir. Çıkardığı inanılmaz ses, bizim gibi fanları büyüler. Motorların günlük hayattaki otomobillerimizin neredeyse dört katı kadar devir çevirmelerine veya atmosferik basınçla litre başına 300 beygir güç üretmelerine hayranlık duyarız. Enzo Ferrari’nin 60’lı yıllarda söylediği müthiş bir sözü okumuştum: ‘Aerodinami, sadece daha iyi motorlar üretemeyenler içindir.’ Yaşlı Adam, her zaman yarış otomobillerinin performansının motordan geldiğine inanmıştı ve takımının her şeyden çok motorları geliştirmesini isterdi. Ancak çağımız aerodinami çağı. Artık performansın belkemiğini, aerodinamik paket oluşturuyor.
Günümüzde korkunç boyutlara ulaşan motor geliştirme bütçeleri yüzünden takımların kendi kendilerini yok etmemesi için FIA’nın aldığı önlemler nedeniyle motorların önemi her geçen gün biraz daha azalıyor. Halbuki otomobil üreticilerinin, yol otomobilleri için faydalı sonuçlar elde ettikleri alanların başında motorlar geliyordu. Ancak bu konuda FIA’yı da çok fazla suçlayamıyorum. Siz de parası olan takımın, istediği kadar Ar-Ge yapıp istediği harcamayı yapmasını savunanlardan olabilirsiniz. Formula 1, her zaman en güçlü olanın ayakta kaldığı, güçsüzlerin sahneden çekildiği vahşi bir oyun değil midir zaten?
Gelin beraber, 90’ların başına gidelim. Hani 3.5 litrelik V12 motorların 12-13 bin devir çevirebildiği ve 750 beygiri geçemediği yıllar. 1994’te Senna ve Ratzenberger’in hayatını kaybetmelerinin ardından motor hacimleri 3 litreye indirilince, o zamanki motor tasarımcıları bu duruma isyan etmiş ve bu motorlardan 650 beygirden fazla güç alınmasının fiziksel olarak mümkün olmadığını söylemişlerdi. Ama bu tarihten on sene sonra, 650 beygir, oldu 950 beygir. Yasaklanmadan önce 3 litrelik V10 motorlar 19.500 d/d barajını da aşmışlardı. Bu bahsettiğimiz kazanımlar, bir gecede elde edilmedi. Çok uzun vadeli çalışmalar ve harcanan yüz milyon dolar ölçekli paraların ardından geldi güç artışları.
Ancak birkaç yüz devir daha fazla çevirebilmek için yapılan motorla ilgili harcamalar, 90’lı yılların ortalarında Benetton takımının şampiyon olduğu sezonlarda harcadığı toplam bütçenin üzerine çıkınca, olaya dur deme zamanının geldiği düşünüldü.
Motorlara önce sınırlama getirildi, önce bir hafta sonunda tek motor, sonra iki yarışta tek motor uygulamasına geçildi. 2006’da 2.4 litrelik V8 motorlarla tanıştık. Cosworth’ün 20.000 devir barajını aştığını duyduk.
Daha sonra motorların ağırlık merkezi veya V açısı gibi önemli parametreler sabitleştirildi ve son olarak da, motor gelişimini büyük bölümü homologasyon kuralıyla dondurulmuş oldu. Böylece Mercedes, BMW, Honda, Toyota, Renault gibi dünya devlerini sporun içinde tutan en çekici faktörlerden birisi, büyük oranda ortadan kalktı. Ferrari’yi bilerek saymadım, onlar zaten sporun başlangıcından beri varlar ve muhtemelen de son güne kadar orada olacaklar.
Peki ama teknolojik anlamdaki gücünü gösteremeyen, istediği kadar geliştirme çalışması yapamayan, bir de üstüne üstlük ilk sekize dahi giremeyen otomobil üreticileri sporun içinde neden kalsınlar ki? Yüzlerce milyon dolar harcamaya neden devam etsinler ki?
İşte FIA’nın tüm kısıtlamalarının ardında bu gerçek yatıyor. Eğer bütçeler yarıya indirilebilirse, bu üreticiler, başarılı olamasalar dahi sporun pazarlama gücüne ve rekabet ortamına dayanarak sporda kalmaya devam edebilirler. İşte bunun için, takımların zorda kalan akrepler gibi kendi kendilerini sokup öldürmemeleri için, FIA, onları dizgin altında tutmaya devam ediyor.
Bir taraftan onlara hak veriyorum, bir taraftan da ‘otomobil yarışlarının amacı her alanda maksimum performansı yakalamak değil midir?’ diye soruyorum kendime. En yüksek azami sürat, en iyi tur zamanı, en hızlı şasi, en hafif motor, en aerodinamik tasarımı elde etmek değil midir nihai hedef? Dondurulmuş motorlar, herkesin kullandığı tek tip lastik, standart elektronik kontrol üniteleri, bu sürekli gelişim felsefesiyle tezat oluşturmuyor mu? FIA şimdilik takımlara ‘Araştır-ma ve Geliştir-me’ demese de; daha az araştır, daha az geliştir, daha az para harca demeye devam ediyor.
Motorlarda eli kolu bağlanan üreticiler içinse, şimdi yeni bir alan açıldı. Yavaş yavaş Kinetik Enerji Geri Dönüşüm Sistemleri KERS’i okumaya, tanımaya başlıyoruz. Bu hem F1’in de çevreci olabileceğini gösterecek, hem de gerçekten otomotiv endüstrisine faydalı olabilecek yeni bir alan. Ancak pilotların, hani NOS veya turbo biriktirdiğiniz gerçekçi olmayan bilgisayar oyunlarındaki gibi bir butona basıp, rakibinin yanından geçip gitmesi çok da hoş olmaz bence. Böyle bir geçişi, gerçek bir geçiş sayabilir miyiz? Bu durum, bize hakikaten heyecan verir mi? Bunu birlikte göreceğiz.
Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport