Beni hatırla
 
Brezilya 2007 ve Melbourne 2008 arasında 19 haftalık bir süre var. Takımların gayri-resmi kış sezonu olarak adlandırdıkları, çok yoğun test haftalarıyla geçen bu aylar, biz F1 severlerin zorlu bekleme sürecine denk geliyor. Kış testlerini takip ettik, lansmanları izledik, yeni otomobillerdeki farkları yakalamaya çalıştık ve yeni isimlerin, yeni takımlarında neler yapabileceğinin ipuçlarını kovaladık.

Ama şu bir gerçek ki, bu saydıklarımın hiçbiri, bir yarış hafta sonunun yerini tutmuyor. Önce ilk antrenmanlardan fikir edinmeye çalışmanın, hatta daha Cuma günü gelmeden yarışın yapıldığı ülkedeki hava durumuna bakmanın, sıralama turları öncesinde ve özellikle üçüncü bölümdeki gerilimi yaşamanın, bazen öfke bazen keder dolu Cumartesi demeçlerini okumanın ve nihayet formasyon turu öncesindeki o son beş dakikayı beklemenin keyfi başka nerede var ki?

Sizi bilmem ama, ben Formula 1’in olmadığı ayları, mümkün olduğu kadar NBA’yı takip ederek geçiriyorum. Hatta yarış sezonu bittikten sonra, hemen birkaç hafta içinde NBA’nın başlamasını her zaman bir şans olarak görmüşümdür.

Kış testlerinin nasıl gittiğini size anlatmaya niyetim yok. Derginizin bu ayki sayısında, sezon öncesi testler ve tahminler zaten yeteri kadar anlatıldı. Her yeni sezon öncesinde, benim en çok dikkat ettiğim noktalardan birisi, takımların sezona başlarken kapıldıkları devasa bir iyimserlik dalgası oluyor.

Bilirsiniz işte; her takım yeni sezona büyük bir coşkuyla başlar. Herkes otomobilinin geçen senekinden çok daha iyi olduğunu iddia eder; çünkü geçen yıldan gerekli dersler çıkarılmıştır (o zaman bunu neden geçen sene yapamadınız acaba?). Eğer bir önceki senenin otomobili makul ölçüde başarılıysa, yeni bir otomobil geliştirmek yerine bir evrim politikası izlenmiştir. Ama eski otomobil, ancak bir at arabası kadar hızlıysa; mutlaka yepyeni bir otomobil üretilmiştir.

Yeni otomobil eskisinden şu kadar daha fazla downforce üretir ve şu kadar daha verimli motora sahiptir (oysa ki rakipler de, en az aynı oranda gelişmiştir). Zaten çok yetenekli olan takımın teknik personeli (öyleyse neden bir kez bile podyuma çıkamadınız?), gerekli yerlerde takviye edilmiştir. Ayrıca takımın içindeki yönetim şekilleri de biraz değiştirilmiştir.

Rakiplere göre otomobilin nerede olacağını kestirmek, ancak Melbourne’den sonra mümkün olacaktır (oysa içten içe otomobilin tur başına yarım saniye yavaş olduğu zaten bilinmektedir). Sezon boyunca otomobil adım adım geliştirilecek, hep ileriye doğru adımlar atılacaktır (sanki, rakipler boş duracak?). Ancak F1’de performans artışı bir gecede elde edilebilecek bir şey değildir (sonunda doğru olan bir cümle geldi).

Kısacası, genelde 12 ay önce söylenen şeyler tekrar edilir ve bir şekilde bu sezonun, onların yılı olacağı iddia edilir. Söylediklerim tanıdık geldi, öyle değil mi?

Pilot transferlerini bir kenara koyalım. Bu sene iki yeni pist olacak şampiyonada: Valencia ve Singapur. Her yeni pist, F1 camiasında bir heyecan dalgası yaratır. Valencia, Türkiye Grand Prix’inin eski tarihine yerleştirilirken, İstanbul Park’taki yarışımız bu sene 11 Mayıs’ta koşulacak. Alonso’nun peşinden sürüklediği İspanya, böylece, bu sene iki yarışa ev sahipliği yapacak.

Singapur’un en çok merak edilen tarafıysa, F1 tarihinin ilk gece yarışına ev sahipliği yapacak oluşu. Daha önce Amerika’daki NASCAR ve Champ car serilerinde, pistin tamamen aydınlatıldığı gece yarışları, sorunsuz şekilde düzenlenmişti.

Ayrıca bu iki pistinde, su kenarında yer alan cadde pistler olması, bambaşka bir renk katacak şampiyonaya. Böylece, şampiyonadaki cadde pist sayısı dörde çıkacak. Belki de Monako’ya benzer enfes görüntüleri, daha geniş ve daha hızlı pistler üstünde, daha büyük bir heyecan ve daha fazla geçiş eşliğinde izleyebileceğiz.

Bu arada sezon başlamadan, bana en çok sorulan sorunun cevabını da vermek istiyorum: hangi takımı veya pilotu tutuyorum? Sporun içindeki idolüm Ayrton Senna hayatını kaybettiğinden beri, sadece ‘Çılgın’ Jean Alesi’yi tuttum ve destekledim. Dolayısıyla mevcut pilotların hiçbirini tutmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii ki, herkes gibi sürüşünü veya karakterini beğendiğim pilotlar var. Ama bunu F1 ile ilgili olarak yaptığım işlere (yayın, yazılar veya Türkiye GP’sindeki görevim) yansıtmadığımı düşünüyorum.

Zaten aynı yarış yayını içinde, bazıları tarafından Schumacher’ci, bazıları tarafından da Schumacher düşmanı olarak görülmem veya bir hafta sonu Hamilton kazandığı için McLaren’ci ilan edilirken; diğer hafta sonu Raikkonen kazanınca tifosi olduğumun düşünülmesi tarafsızlığımı koruduğumu gösteriyor bana göre.

Ben Formula 1’i spor olarak seviyorum ve fanatizm olmadan sporun, hızın, yarışın, rekabetin tadının daha fazla çıktığına inanıyorum.

2007 kadar heyecanlı bir sezon geçirmemiz dileğiyle…
Bu yazıyı paylaş:
Share |
 


Yorumlar
Henüz yorum bulunmamaktadır.
lamp83 s-sport